Twittory

Yarın yok ki...

0 notes

Email aşkı öldürüyor. Valla bak…

Bir teorim var. Eski aşk ilişkilerinin daha uzun sürmesi hakkında. Ve günümüzdeki boşanma hızının filan bu kadar artması hakkında.

Sebep mektup idi bence. Evet, mektup. Anlatayım efenim…

Şimdi gönderiyorsun sevgiline mektup, en az 3 gün, alacak, okuyacak, ortam bulacak yanıt yazacak, gönderecek. cevabı senin görmen en az 1-1,5 hafta. Arada deli gibi özlüyorsun, merak ediyorsun filan. Kendine bir masal sevgilisi yaratıyorsun o bekleme anında yani.

Hele o mektubu posta kutusunda gördüğünde kalbin güm güm atmaya başlıyor, yüzünde istemsiz, salak salak bir gülümseme. “Baban öldü” deseler gülmeye devam edeceksin, o derece yani.

Simdi sana bu hisleri yaşatan sevgilinden kolay mı öyle “ha” deyince ayrılmak.

Teknoloji bozdu aşkı, bozduuuu…

0 notes

Yeni başlayanlar veya başlamaya heves edenler için “Tek Başınalık” kılavuzu…»>

Tek başına yaşamı arada bir de olsa özlemeyen yoktur herhalde içimizde. Ancak çoğu kez bunu yalnızlıkla karıştırdığımız için biraz da korkutucu buluruz.

"Tek Başınalık" bir yalnızlık hali görünse de aslında benim görüşüme göre bu doğru değildir. Bazıları da bir kaçış olarak görürler ki bu külliyen yanlıştır.

Tek başınalık bir yaşam seçimidir. Zor bir seçimdir. Hatta çok riskli bir seçimdir. İnsanı kolaylıkla yalnızlığa ve hatta bencilliğe maruz bırakabilir.

Şimdi size kendi bakış açımdan tek başınalık hakkında bazı görüşlerimi anlatacağım.

Öncelikle tek başına bir yaşamın olmazsa olmazları:
1) SEVGİ. Ve illa da insan sevgisi. Hayvanları, doğayı sevin elbette bu çok güzel ve gerekli ama insan sevmez/sevemezseniz bunların bir önemi yoktur. Tüm insanları sevmek gibi saçma sapan birşey demiyorum elbette ama sevdiğiniz ve sizi seven insanlar olmazsa siz tek başına ve insancıl bir yaşam değil, yalnız ve bencil bir yaşam sürüyorsunuz demektir. Böyle yaşayacaksan yaşama daha iyi yani, o kadar.
2) DÜŞÜK BEKLENTİLER. Açgözlülük filan demiyorum haa, ihtiyaçlarını ve beklentilerini ortalamanın bile altında tutmaktan bahsediyorum. Beklentiler seni köle ederler. Tek başına insan sadece yaşar. Yaşadığı hergüne de şaşırır ve şükreder aynı zamanda. Yaşamın bir mucize olduğunu kendisine inerek, kendisini bularak algılamıştır çünkü.
3) YAŞADIĞI ORTAMDA BİR DEĞER ÜRETEBİLME. Elbette bunun en üstün noktası bir sanat dalında üretim veya performans yapmaktır, ama olamıyorsa bile kesinlikle sadece hizmet etmekten başka bir değer üretmelidir. Tedavi edebilmeli, tamir edebilmeli, insanlara değer katacak ve kendi yollarını bulmalarını sağlayacak bir zihinsel üretim yapmalıdır. Biat edip yaşamsal ihtiyaçlarını/lükslerini karşılamak ise bir değer üretmek değildir.
4) MERHAMET. Hakedecek her canlıya (altını çiziyorum HAKEDECEK) her canlıya karşı merhamet duymalıdır. Merhamet zaten sevginin bir yan ürünüdür ama bazı sevgiler insanın gözünü öyle kör eder ki merhamete yer kalmaz. O bakımdan bunu özellikle belirtmek istedim.
5) KENDİNİ VE SEVDİKLERİNİ SAVUNABİLMELİDİR. Burada kasdettiğim savaşçı olmak değildir. Savaşçı tüm kültürlerde üstün bir varlık olarak gösterilse de bence beş para etmez kabadayılardan öte birşey değildir. Savaş da bir sanat değildir zaten. Ama savaşmak zorunda kalan bir tek başına da karşılık vermesini bilmelidir. İdeali ise kaçmaktır. Savaş ancak son çaredir. Ve savaşın kazanılması bile büyük bir ego mücadelesine gebedir. Galibiyetten haz almamalıdır bir tek başına kimse.
6) TEĞET GEÇEBİLME. Toplum dışında varolabilen bir tek başına çok zor bulunur. Zira gidip bir ormanda vahşi doğa yaşayan birisi “tek başına” değil “yalnız”dır (çok büyük bir olasılıkla). Sevgi olmadan tek başınalık da olmaz. Toplumda yaşamak zorundayız ve onun tarafından yutulmadan, erkinin kölesi olmadan ama aynı zamanda da onlarla çatışmadan yaşamayı öğrenmeli, becerebilmelidir tek başınalar. Topluma teğet geçebilmek de budur işte; onunla çatışmadan ama onun tarafından istila da edilmeden yaşamak.
7) EMPATİ. Hiçbir sosyopat, psikopat, borderline tek başına olamaz, zira empati yetenekleri olmadığı için insanlarla uzlaşacak bir zemin yaratamazlar. Empati yeteneği olmadan hiç bir tek başına mutlu bir yaşam süremez. Kendini başkasının yerine koymadan, onun sevinç ve hüzünlerini hissetmeden onlarla sevgi dolu bir ilişki yürütemezsin çünkü.

Tek başına bir yaşamın tehditleri ve benim bulduğum kurtuluş yöntemleri:bu
1) Egosuna yenik düşüp toplum tarafından nasıl algılandığına fazla kafayı takıp kendilerini yalnız, garip hatta yerine göre deli hissedip “düzeltmeye” çalışırlar, hatta evlenip çoluk çocuğa karışmaya filan uğraşırlar. Bu belli yaştan sonra çoğu tek başınanın ve serserinin başına gelir. Öncelikle belirteyim, bir tek başına isterse evlenip çocuk sahibi bile olabilir, bu onun özünü koruyup hala kendini olabilmesine engel değildir. Ama bu “ait olamama” korkusu aslında çok da anlamlı değildir. Burada önereceğim teğet geçme becerilerini artırmaları, empati yeteneklerini geliştirmeleri ve mümkün olduğu kadar çok insan tanımaya ve çok okumaya önem vermeleridir. Toplumda görünmez olmak bunların hepsinin bir karışımı, analizi ile mümkündür. O zaman kendi kişiliğinize oturan bir görünmezlik keşfedebilir ve toplumun size dikkat etmemesini sağlayabilirsiniz, görünmez olabilirsiniz. Bu bazen bağıra çağıra konuşarak, bazen dikkat çekmeyen ama hoşunuza gidecek giysiler giyerek olur. Bazen de hiçbir şey yapmanıza gerek kalmadan toplum size deli der ve yakanızdan düşer. Ama ne olursa olsun toplumu fazla takmamak gerekir.
2) Gelecek endişesi. AN’ı hayal eden ve onda yaşamaya çalışan bir tek başına sonunda gelecekle ilişkisini keser, zira beklentileri yavaş yavaş yok olur, sadece AN’ı yaşar. Geleceği düşünmeyende de gelecek korkusu fazla olmaz. Ama bu gelecekle ilgili hayallerin olmaması değildir, lütfen yanlış anlaşılmasın, gelecekle ilgili beklentiler ve korkuların olmamasıdır. Hayat kurmaktan güzel ne var şu dünyada. Misal ben her hafta 1 TL’ye korkunç zengin bir yaşantı satın alırım (loto bileti) ve 1 hafta boyunca çıkınca yapacaklarımın hayali ile çok eğlenirim. Bazen öyle hissediyorum ki o bilete gerçekten para çıksa hayal kırıklığına uğrayacağım.
3) Bağlanma korkusu. Bu belki de en bencilce ve en aptalca olan korkudur. Tek başınanın hayatını bir zindana çevirebilir. Aşk gerekirse yerlerde sürünecek kadar aşık olmaktan güzel ne var. Bağlansan ne olur başlanmasan ne olur. Ama bu korku hep olur tek başınalıkta ve çok tehlikeli bir korkudur. Biliyorum zira ben de çok yaşadım. Ama sonra kendi benliğimi koruyarak da aşık olabileceğimi, aşık olduğum kadının istediklerini yaparak da aslında kendi istediklerimi yapabildiğimi farkettim. Önerim kendinizi kısıtlamadan kurtarmaya çabalayarak kısıtlamanın en alasına maruz bırakmamanız. Salın gitsim.
4) Sağlık kaybı olursa ne olur durumu. Onu o zaman düşünürsünüz. Siz şimdi sağlığınızı korumak için elinizden geleni yapın da ötesi sonra düşünülür. Yeterince para kazanıyorsanız toplumdan sigorta filan satın alabilirsiniz mesela. Ama ideali sağlıklı yaşamaya gayret etmektir.

Tek başına yaşamın güzel tarafları:
1) Öldükten sonra dünyaya sanki hiç gelmemiş gibi olmak. Ufak çizikler dışında hiçbir iz bırakmadan ama insancıl sevgi mirasına en azında bir omuz atıp destek olarak çekip gitmek. Kimseyi fazla üzmeden, kimseye fazla bir yük olmadan.
2) Ölüme giderken ölümden tamamen uzakta olduğunuzu anlamak. Hayatın her anında buna sahip olabildiğine şaşırıp hayran olmak.
3) Eee, deminden beri yazıyorum, hala anlaşılmadı mı? ;-)

Özetle; illa tek başına olmak zorunda değil kimse, tek başınalık toplumla mükemmel ir uyumda yaşamaktan daha iyi filan da demiyorum, bu sadece bir tercih.
Ama tek başına olacaksanız da bu güzel birşey. Sadece sizi mutsuz edecek şeylerden kaçınmaya çalışmak güzelliğini daha da artırır, hepsi bu.

Hoş, esen ve sevgi ile kalın..

0 notes

Devlet Tiyatrosu olmaz. Devlet Opera ve Balesi olmaz. Devlet sanatı destekler ama yönetmez…

Siz devlet yönetimindeki sanat kurumlarını destekliyor musunuz? Hala “tiyatroma dokunma, operama dokunma” diyor musunuz? Ben en başından beri karşıyım devletin sanat kurumu yönetmesine. Ama burada bir de sayılar verilmiş. Okumak istersiniz belki yine de özetleyeyim.

Devletten maaşı yatıp da bankamatikten tıkır tıkır çeken sanatçılardan;
-2 tanesi 12 yıldır
-5 tanesi 10 yıldır
-8 tanesi 8 yıldır
-25 tanesi 3-8 yıl arası geçen süreler boyunca
hiç sahneye çıkmamış.

Bence şaka gibi ama kötü bir şaka gibi

Devletin tiyatrosu olmaz, devletin operası, balesi olmaz.

Devlet sanatsal içeriğe kuruluşlara, kumpanyalara koşulsuz (ya da isterse belli uluslararası kabul görmüş kurallara göre) ve sanatsal içeriğe, icra yöntemlerine müdahale etmeyecek şekilde para desteği elbette verebilir, hatta vermelidir.

Ama devlet sanatsal oluşumların yönetimini yapamaz, yapmamalıdır. Zaten bütçeleri kendileri tarafından yönetilen sanat kurumları da para desteğini alsalar da 40 tane bankamatik sanatçıya kendi bünyelerinde izin vermezler..

Ayrıca bir sanatçı nasıl bu şekilde bir yaşam tarzını kabul eder? Ya da bu şekilde bir yaşam tarzını kabul eden bir kimse sanatçı mıdır? Anlamıyorum gerçekten.

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=715056688518713&set=a.450177248339993.105554.447463851944666&type=1

0 notes

Doğduğumuz gün büyük bir yalanın hem inanıcısı, hem de üreticisi oluyoruz aslında ==>

Doğduğumuz günden itibaren aslında bir yalanla birlikte yaşamaya başlıyoruz. Bu yalan annemiz, babamız ya da daha doğrusu içine doğduğumuz toplum tarafından bize söyleniyor ve biz de inanıp hayatta kalmaya çalışıyoruz.

Sonra kendimiz de bu yalan örgüsüne katkılar, eklemeler yapıyoruz ve hayatımızıda birinci günden beri olan bu yalanı kendimize göre özelleştirmeye başlıyoruz. Elbette hayatta kalma güdüsüyle orta zeka ve altı olan çoğu kişi bunu toplumsal yalana sıkı sıkıya sarılarak yapıyor. Zeka arttıkça yalan da daha girift bir hale geliyor.

Bizim depresyon, bunalım filan dediklerimiz, derin mutsuzluklarımız çoğu kez bu yalandaki kusurların farkedilmesinden oluyor. Eh kendi yalanımız kendimizi bile kandıramazsa neden uğraştık ki o kadar inandırmaya kendimizi.

Ama bazı insanlar bu yalan yerine gerçeği görmek için uğraşırlar hep. Hissederler bir yerlerde sürekli bir yalana maruz kaldıklarını ve o yalanın aynı zamanda suç ortağı olduklarını. Ama yalan o kadar karmaşık ve bazen de o kadar baştan çıkarıcıdır ki kolay kolay gölgesinden uzaklaşamazlar.

İki şeyse bu yalandan kurtulmak için bize yardımcı olur aslında. Yok yok bilim filan değil.

Bunlardan birincisi sanattır. Zira yaratıcı sanatçının kendisi de büyük bir yalancı veya alçak olsa bile eseri aslında bu yalan kurgusunu dışarıda bırakacak bir pararlel kurgudur. Hatta misal eseri bir büyük yalanı yücelten bir oratoryo bile olsa eserin dokusu, bizim ve hatta toplumun üretebileceğiz yalandan kat be kat üstündür. Kendi yalanımızı değersizleştirir. Bir Bach dinlediğimizde muhteşemliği ile kendimizden geçmemiz için koyu bir Hristiyan olmamız gerekmez mesela.

İkincisi ise tüm bu yalanlarda kurguların dışında tamamen bağımsız bir kurgu yaratan sevgidir. Sevgi, merhamet, hoşgörü, şevkat, coşku gibi kendi yalanlarımızda sürekli kullandığımızı sandığımız ama aslında şehvet, uzlaşma, ihtiras gibi durumlarla karışan hallerin hepsini üretir. Sevgi bize bazen çok fazla acı çektirir zira yalan kurgumuzdan bizi öylesine uzaklaştırır ki yalanımızı özler acı çekeriz.

Yalan kurgusu bizim hem koruyucu kalemiz, hem de son nefesimizi verinceye kadar hapishanemiz. Ama umarım ne kadar acı çekersek çekelim, ne kadar gözlerimiz kamaşırsa kamaşsın, bu kurgunun dışındaki aydınlıkla kendimizi ışığa kavuştururuz. Yalansız sever, yalansız ve toplumun hayatta kalma güdüsüyle ürettiği korkulardan bağımsız ölürüz.

Ahan da yeni yılın ilk mesajı da bu olsun benden size. Rüyamda gördüm ha, sonra kalktığımda unutmayayım diye uyku arasında telefona not aldım :)

Ama göreceğiniz üzere yeni yılda da değişen bir halt yok, yine uzun yazı, yine uzun yazı. :)

0 notes

Sanat toplulukları kapanıyor diye endişeye gerek yok bence. Devlet eliyle sanat, devlet memuru sanatçı olur mu?

Devletin bağımsız kuruluşlara, yine bu sanat topluluklarının kendi kuracakları bir platform üzerinden maddi olarak yardım etmesini (karşılıksız ve karışmadan) sonuna kadar desteklerim. Ama devlet memuru sanatçı, devlet tiyatrosu, devlet opera ve balesi, devlet senfoni orkestrası kavramlarını bana çok da uygun gelmiyor

Bu tür bir destekleme cumhuriyetin ilk yıllarında belki gelişmeyi sağlamak için gerekliydi. Ancak sonradan ortaya çıkan bankamatik sanatçılar, kötü performanslar, sanatı umursamaz ekipler, ne verilirse alkışlayan izleyiciler, artık bu dengenin bozulduğunu, işin iyi yönetilemediğini gösteriyor.

Bence sanat devlet eliyle olmaz. Topluluklara destek verir devlet en fazla.  Ancak yönetim, karar mekanizması sadece ve sadece sanatçının, o da demoktratik uzlaşma ile ortaya çıkmış bir irade üzerinden, elinde olmalıdır.

İçinde devlet geçen her sanat kurumunun kapatılmasını desteklerim. İstisnası unutulan bir sanatı yaşatmak için sürdürülen akademik seviyedeki çalışmaların ve oluşumların, toplulukların doğrudan devlet desteğiyle sürdürülmesi hariç.

Kızdınız mı bana? Kusura bakmayın, fikrimi söyledim. Kızmanıza üzülürüm ama umurumda da olmaz. Zira eğer bana bile fikrimi söyleme özgürlüğü vermeyecekseniz zaten sizin fikirleriniz de benim için pek önemli olmaz.

0 notes

Bu coğrafyada yoganın 8’de 8 uygulanması imkansız bence.

Bu coğrafyada ve özellikle yoga yapanların sosyal durumlarını şöyle bir aklımızdan kısaca bir geçirirsek yoganın 8’de 8 uygulanması imkansız bence. Yine bence bunu bekleyen 8’de 8 mutsuz olur.

Açıklayayım. En aşağıda 8 aşamayı yazdım, dilim döndüğünce açıkladım da. Şimdi bizim coğrafyaya uygun olmayanları bir eleyelim.

1-Yama kesinlikle zor zira adı üstünde bu coğrafya ve modern çalışma ortamları. Eline olsan beline, beline olsan diline hakim olamazsın. Çok fazla saldırgan var ve bunlara kendi savunma içgüdün de dahil.
2-Niyama ise zaten yama olmadan mükün değil. Hayatta kalma güdümüz mevcut ortamda izin vermez istediğimiz kadar temiz, alçak gönüllü, egosuz bile olsak
5-Pratyahara için ise inanç faktörü devreye giriyor bence. Ben misal o astral, çakrasal filan olaylara asla inanmam.
6-Dhrana da zor zira algı dağıtan bin tane tehdit ve baştan çıkarıcı var.
8-Samadi zaten hepsinin en üstü ki bir tanesi bile eksik olsa asla varolmaz.

Elimizde ne kaldı

3-Asana. Bence şu ana kadar geliştirilmiş en başarılı egzersiz teknikleri bunlar. Yapmayan hakikatten çok yazık ediyor bedenine.
4-Pranayama. Aldığın nefesin farkında olursan AN’ın da farkında olursun. Bu egzersizler de egzersiz gibi yapılmasalar bile zihnini ışıtır.
7-Dhyana ise nefesle farkında olduklarının çok daha ötesinde farkındalık ve mutluluk algısını anlatır zihnine. Her yerde her an yapabilirsin.

Yani 3’te 8 yoga yapılabilir bu coğrafyada en fazla. Ama bu bile bizi %100 daha mutlu, %100 daha sağlıklı ve %100 daha iyi bir insan yapmaya yeter.

Şimdi hala bahaneniz yoksa yakında bir yoga stüdyosuna lütfen. Ve lütfen hoca kötüymüş, yok saçma sapan konuşuyormuş, yok öyleymiş, yok böyleymiş demeyin. Gidin ve hiçbirşey olmasa 3’de 8’ini yapın.

——————————————————————————-

1. Yama - Kontrol | Bence:Eline beline diline hakim ol
2. Niyama - Kesin kontrol | Bence:İki dakka adam ol, delikanlı ol
3. Asana - Duruş | Bence:Kaldır kıçını egzersiz yap
4. Pranayama - Enerji kontrolü | Bence:Aldığın nefesin kıymetini bil, farkında ol
5. Pratyahara - Geri çekmek | Bence:Delikanlı adam duygularına kaptırmaz kendini
6. Dharana - Odaklanma | Bence:Entellerin “konsantre ol” dediklerinden yani
7. Dhyana - Derin odaklanma | Bence:Tribe girme gibi ama bunda tribe girmiyorsun yani, kafa sende.
8. Samadhi - Üstün odaklanma | Bence:Kısaca “baba uçmuş baba” durumu.

0 notes

İpucu

Yani evet işte bu. Sanal olsun, gerçek olsun manuplasyon bu kadar kolay birşey. Virallar, bloggerların satır araları, sosyal veya klasik medyanın yalanları.

İnanmayın anacım bunlara, inanmayın veya iyi araştırın… :)

—————————————————-

HOAX metnim :
Bir markanın işçileri salı ürettikleri sigaranın tütününe marihuana koyuyormuş. Hangi firma diyemem ama ipucu >

127,661 notes

carladoll6:

thegodmolecule:


here is a tribe in Africa where the birth date of a child is counted not from when they were born, nor from when they are conceived but from the day that the child was a thought in its mother’s mind. And when a woman decides that she will have a child, she goes off and sits under a tree, by herself, and she listens until she can hear the song of the child that wants to come. And after she’s heard the song of this child, she comes back to the man who will be the child’s father, and teaches it to him. And then, when they make love to physically conceive the child, some of that time they sing the song of the child, as a way to invite it.And then, when the mother is pregnant, the mother teaches that child’s song to the midwives and the old women of the village, so that when the child is born, the old women and the people around her sing the child’s song to welcome it. And then, as the child grows up, the other villagers are taught the child’s song. If the child falls, or hurts its knee, someone picks it up and sings its song to it. Or perhaps the child does something wonderful, or goes through the rites of puberty, then as a way of honoring this person, the people of the village sing his or her song.In the African tribe there is one other occasion upon which the villagers sing to the child. If at any time during his or her life, the person commits a crime or aberrant social act, the individual is called to the center of the village and the people in the community form a circle around them. Then they sing their song to them.The tribe recognizes that the correction for antisocial behavior is not punishment; it is love and the remembrance of identity. When you recognize your own song, you have no desire or need to do anything that would hurt another.And it goes this way through their life. In marriage, the songs are sung, together. And finally, when this child is lying in bed, ready to die, all the villagers know his or her song, and they sing—for the last time—the song to that person.You may not have grown up in an African tribe that sings your song to you at crucial life transitions, but life is always reminding you when you are in tune with yourself and when you are not. When you feel good, what you are doing matches your song, and when you feel awful, it doesn’t. In the end, we shall all recognize our song and sing it well. You may feel a little warbly at the moment, but so have all the great singers. Just keep singing and you’ll find your way home.
 

This is so sweet.

carladoll6:

thegodmolecule:

here is a tribe in Africa where the birth date of a child is counted not from when they were born, nor from when they are conceived but from the day that the child was a thought in its mother’s mind. And when a woman decides that she will have a child, she goes off and sits under a tree, by herself, and she listens until she can hear the song of the child that wants to come. And after she’s heard the song of this child, she comes back to the man who will be the child’s father, and teaches it to him. And then, when they make love to physically conceive the child, some of that time they sing the song of the child, as a way to invite it.

And then, when the mother is pregnant, the mother teaches that child’s song to the midwives and the old women of the village, so that when the child is born, the old women and the people around her sing the child’s song to welcome it. And then, as the child grows up, the other villagers are taught the child’s song. If the child falls, or hurts its knee, someone picks it up and sings its song to it. Or perhaps the child does something wonderful, or goes through the rites of puberty, then as a way of honoring this person, the people of the village sing his or her song.



In the African tribe there is one other occasion upon which the villagers sing to the child. If at any time during his or her life, the person commits a crime or aberrant social act, the individual is called to the center of the village and the people in the community form a circle around them. Then they sing their song to them.



The tribe recognizes that the correction for antisocial behavior is not punishment; it is love and the remembrance of identity. When you recognize your own song, you have no desire or need to do anything that would hurt another.

And it goes this way through their life. In marriage, the songs are sung, together. And finally, when this child is lying in bed, ready to die, all the villagers know his or her song, and they sing—for the last time—the song to that person.

You may not have grown up in an African tribe that sings your song to you at crucial life transitions, but life is always reminding you when you are in tune with yourself and when you are not. When you feel good, what you are doing matches your song, and when you feel awful, it doesn’t. In the end, we shall all recognize our song and sing it well. You may feel a little warbly at the moment, but so have all the great singers. Just keep singing and you’ll find your way home.

 

This is so sweet.

(via ozdecolakoglu)

0 notes

Ego gerçekten de benim hissettiğim, anlattığım kadar kötü birşey midir acep?

Evet, egoya bok atıp duruyorum ya sürekli olarak, o kadar da haksızlık etmeyeyim. Ego da aslında güzel pekçok şey sağlar veya tetikler.

1)Aşkı tetikler en başta. Tutkuyu, coşkuyu. Ama tetik olma halinden fazlasıyla girerse aşkı da sevgiyi de yok eder.
2)Şaşırmayı sağlar. Zira Ego bir hayatta kalma, türün devamı güdüsüdür. İnsanın güvenli koşulllarda yaşama güdüsü standart dışına çıkan herşeye şaşırmayı sağlar. Çocuklar çok şaşırır malum. Zira onların hayatta kalma güdüleri bizden çok fazla ve görgüleri, bilgileri de bizden azdır. O yüzden her gördüklerine şaşırırlar.
3)Sanatçıların da üretimlerinin büyük kısmında ego vardır. Zira sanatçıda tutku vardır, ama sağlıklı ama hastalıklı bir tutku olsun gördüğümüz, duyduğumuz, hatta kokladığımız birçok sanat eseri tutku ateşinden yaratılmıştır.

Yani zehrin etkisini belirleyen dozdur. Dozunda kullandığında ego da büyük bir sağıltıcıdır.

Şöyle bir komün düşünün:
Herkes birbirine saygılı, sevgi var, şevkat var, paylaşım var, kimsede ego yok. Herkes fikir belirtiyor, çoğunluk bir fikri kabul edince bile diğer fikir sahiplerine gerekçeli olarak kabul etme sebeplerini anlatıyor. Herkes yoga, meditasyonla ilgileniyor, sağlıklı yaşam için egzersizler ihmal edilmiyor. Falan filan. Dünyanın en sıkıcı yeri olurdu herhalde.

Aşk olmazdı, özgün bir sanat olmazdı, coşkulu icracılar olmazdı. İnsanlar genelin iyiliği içinde kendi iyiliklerini kaybederlerdi. Birey değil, komün fertleri olurlardı.

Yok yok biraz ego iyidir. Ama bokunu çıkartmamak kaydıyla bak. :-)

0 notes

Sevebildiğin tek bir insan bile varsa şükredeceksin. Tek bir şiirden, şarkıdan bile mutlu olabiliyorsan da…

Geçen gün gittiğim bir spor salonunda yemekli filan bir tanıtım toplantısı yapmışlar. Bir sürü kavurmalar filan. Neyse. Tam mekandan çıkarken 2 küçük çocuk gördüm, biri kız biri oğlan. Ellerinde bir tencere korka korka seyrediyorlar yemek dağıtan adamları. Bir parça da tencerelerine koymalarını isteyecekler ahçılardan.”Korkmayın gidin isteyin” dedim. Yine tereddüt içindeler. İçim sızladı ama bekleyemedik ve çıktık, bilemiyorum aldılar mı? Muhtemelen almışlardır eğer ahçılar taş kalpli değildilerse. Ama içim acıdı onları bu halde görünce.

Kör insanları gördüğümde, yaşlı muhtaç insanları gördüğümde, gencecik sakat çocukları gördüğümde hep beynimden aşağı birşeyler iner, içimi felceder. Çok üzülürüm, sonrasında da çok şükrederim.

Ama bugün düşündüm de en çok üzüldüğüm insanlar aslında şu yaşam şansını bulduktan sonra bizi hayvandan ayıran yegane baskın özellikler olan sevgi ve sanattan bir haz ve mutluluk alamayan ve alamadan da ölüp giden insanlar.

Yine çok şükrettim elbette.

0 notes

Bisikletlileri kızdıracak öneriler. Ama ne yapalım durum böyleyken böyle.

Bisikletçilere hep diyorum;
1) Her zaman ters yönden gidin ki önünüzde görün tehlikeyi, trafik kuralları siz öldükten sonra bir işe yaramaz.
2) Asla yol hakkınız veya yolda bir haklılığınız olduğuna inanmayın, büyük araç her zaman haklıdır.
3) Asla ışıklarınıza ve donanımınıza güvenmeyin, sadece beladan kaçınma yeteneğinize güvenin. Kaçın.
4) Kimin küfür ettiği hiç önemli değil önemli olan hayatınız, yani gidebildiğiniz her zamanda yaya kaldırımlarından gidin.

Elbette kızıyorlar bana. Ama böyle olayları duymaktansa bana kızsınlar daha iyi.

0 notes

Kendi iyiliğinize ayıracak 1 saatiniz yoksa kendinizi nasıl seversiniz? Ya kendinizi sevmeden başkasını nasıl? ==>

Tüm yapacağınız şu:
7 dakika: Temel kas güçlendirme ve eklem yağlama hareketleri (circuit’te 1 tur gibi)
5 dakika: Kardio ve üst vücut güçlendirme (koşu bandında elinde dumble yürüme gibi)
33 dakika: Bağ doku esnetme, kas uzatma (Yoga streching ve nefes egzersizi gibi)
15 dakika: Soyunma giyinme ama en önemlisi duş alıp kendini süper hissetme.

Yani toplam 1 saat. Kendinize iyilik edecek ve muhteşem hissettirecek bu 1 saat bile ayıramıyorsanız, kendinizi sevmiyorsunuz demektir.

Korkuyorum sizden. Kendisini sevmeyen başkasını nasıl sever, beni nasıl sever; bilemiyorum…

0 notes

Tiyatro, opera ve bale’den devlet desteğinin çekilmesi bence doğru. Bu gerçek sanatçıları, bankamatikçiden, sanatseveri, protokolcüden ayıracaktır.

Haaa opera bale batarmış. Batsın o zaman, eğer insanlara birşey veremiyorsa, batsın. Dev kadrolu baleler, küçük kadrolu dans tiyatrolarına dönüşsün. Senfoni orkestraları daha yaygın turne yapsın, film seslendirmelerine, yurtdışı işlere açsın kendini.

Daha da önemlisi bir grup elite değil, halka kendilerine sevdirsinler. Halka bu ruhu veremiyorsan, kafana göre protokol koltuklarını kodamanlara peşkeş çekiyorsan, kendini asla “AVAM”la bir araya getirmiyorsan, elbette yok olup gideceksin.

Yurtdışında destek varmış, var elbet ama yaşatmak için değil, kontrol altında tutmak için var. Misal BCC promlarında onbinler toplanıyor, festivallerde, konserlerde iğneler atıldığı zaman yere bile düşmüyor. Elbette devletler, belediyeler destekler, kitlelerin tepkisini mi çekecekler? Desteklerler oy için ya da pisliklerini temiz göstermek için.

Günümüzde o şanlı orkestralar ne yapıyorlar? “AVAM”a sevdirmek için bir sürü güzel etkinlik düzenliyorlar, çocuklardan, büyüklere bin tane hoşluk yapıyorlar. (Misal: https://www.youtube.com/watch?v=B13k7U-WyK0  / https://www.youtube.com/watch?v=mrEk06XXaAw  / https://www.youtube.com/watch?v=iJ9IsoS8kmY  / https://www.youtube.com/watch?v=kbJcQYVtZMo / daha bir sürü bir sürü örnek var)

Sen elit ol, sen alkışı yapan elin ucunda bir insan olduğunu unut, sonra da o insanın vergileriyle hayatını sürdürmeyi en doğal hakkın olarak gör, üstelik de o adamı aşağı gör.

Valla desteksiz zor olur opera biliyorum, ama eğer desteksiz ayakta duramıyorsa sanatıçısı sanat yöneticisi bulacak bir yolunu, yaratıcı olmak sanatçının şanından değil mi? Bale yürütemiyorsan, küçük ekipli yorumlara hatta modern baleye, modern dansa, dans tiyatrosuna yöneleceksin, bir yolunu bulacaksın.

Sabit fikirli ve takıntılı olmak sanatçı işi değildir bence. Evrileceksin, insancıllıkla duygu bağlamında, insansılıkla hayatta kalma bağlamında ilişkini sürdüreceksin.

Kitleler mi en önemli gösterge, o zaman o kitleleri etrafında toplayacaksın ve bir ERK oluşturacaksın sen de. ERK başkasında olursa zaten sen armut piş ama tam ağzıma doğru düşçü olursun.

Benim düşüncem böyle. Devlet eliyle tiyatro olmaz. Devlet eliyle opera ve bale olur ama eğer olması tehlikeye girdiyse bu durumda gemiyi yüzdürmek sanatçının, sanat yöneticisinin işi olur. Yüzdüremiyorsan da o gemi batar kusura bakma. Her yerde devlet destekliyorsa sen de desteksiz yap. Fedakarlık yap sanatın için, sanat için, insancıllık için ve sevgi için. Sanatsever de seninle birlikte fedakarlık yapar, emin ol. Eğer yapmıyorlarsa zaten sen onları sanatsever yapamamışsındır. Sen onları sadece ötekileştirmişsindir.

Eğer sanatçı gerçek sanatçıysa her devirde olduğu gibi bir yolunu bulur ve kendisindeki o muhteşem insancıllık yetkinliğini sürdürür, geliştirir, topluma yayar ve toplumu daha da insancıl yapar…

0 notes

Yap bi yoga, bak bişeyin kalıyor mu şekerim…»>

-Sırtım ağrıyor bugün. Amaaaan bir yoga yaparım geçer

-Moralim çok bozuk şekerim, depresyonda mıyım neyim.
+Aaaa yap bi yoga, bişeyin kalmaz.

-Bu Mülayim Bey ne gıcık bir adam, uyuz oluyorum uyuz.
+Aman be güzelim çok sinirli oldun sen bu aralar, yap bir yoga iyi gelsin

-Bir nezle olmuşum, bir türlü burnumun akması geçmedi.
+Haaa bağışıklığın göçmüştür, yap bi yoga bu akşam turp gibi olursun.

-Çok mutsuzum yahu. Sevgilim terketti, annemlerle kavga ettim.
+Üzerinde negatif enerji birikmiş. Yap bi yoga bak nasıl iyi hissediyorsun

Bu ne len? Sen hergün sistemin panteri gibi veya koalası gibi takıl. Kendi hazlarının yoksunluğunda boşluk dolgusu olarak “yap bi yoga” de.
İstememeyi dene önce bi hele. Beklentilerden biraz arınmayı dene. Sağlık için düzgün şeyler yemeği dene. Egonu biraz terbiye etmeyi dizginlemeyi dene.

Ne bu? Yoga silikon sızdırmazlık malzemesi mi? Camdan su geliyor, bir yoga çekelim da durdursun rutubeti.

Bak sinirlendirdiniz beni, gideyim bir yoga yapayım yahu. Bu ne canım böyle…